Tefsirde İsrâiliyyat
  • Yayınevi: Beyan Yayınları

Fiyat: 25,0 TL

Adet:


Mîlâdî yedinci asrın birinci çeyreÄŸinde Mekke'de doÄŸan İslâm güneÅŸi müzminlere yepyeni bir rûh ve aÅŸk zerketti. Bu aÅŸkla her tehlikeyi fütursuzca göÄŸüsleyen bu yeni îmânın sahipleri az zaman­da o günün eÄŸilmez zannedilen nice baÅŸlarını eÄŸdiler ve îran ile Bi­zans gibi iki büyük imparatorluÄŸa kendilerini kabul ettirdiler. Sulh zamanında, insanlık, fazilet ve feragat dolu ilk müslümanlar îmân nurundan mahrum ve karanlıkta kalmış ülkelere bu îmânın ışığını, aydınlığını götürmek için gaza ruhuyla doluydular. Meydâna atıldı­ÄŸÄ± zaman Allah yolunda, vatan ve dîn uÄŸrunda ÅŸehâdetten daha bü­yük mertebe tanımayan bu inanmışlar ordusu, dünyanın önemli bir bölümünü kısa zamanda hükümleri altına aldılar, islâm'a karşı olan gruplar, bütün kuvvet ve kudretlerinin bu yeni dîn önünde kırıldı­ÄŸÄ±nı esef ve korkuyla müÅŸahede ettiler ve kuvvetle karşı koyamıyacaklannı anladıktan sonra, hîle ve desise yoluna sapmaktan baÅŸka çıkar yol göremediler.

İslâm'a düÅŸmanlıkta en ileri gidenler yahûdîlerdi. Çünkü onlar kendi kuruntularına göre Allah'ın seçkin bir kavmidirler. Kendile­rinden baÅŸka kimselere bir fazilet tanımamakta ve yine kendi pey­gamberleri .dışında kalan diÄŸer Allah elçilerini peygamber olarak kabul etmemektedirler. Bazı Ruhban ve ahbâr'lan - özellikle maÄŸlup duruma düÅŸtükten sonra - arzularına kavuÅŸmak yolunda hileden baÅŸka çıkar yol bulamadılar. Bunlar zahiren müslüman görünüp dîn ve itikadlarını içlerinde gizlediler. İslâm'ın çok erken bir devrinde or­taya çıkıp bir derviÅŸ kılığına giren ve gittiÄŸi her yerde ektiÄŸi fitne ve fesat tohumlarıyla müslünıanları birbirine katan ve nihayet Hz. Osman'ın ÅŸehâdetine vesile olarak, İslâm camiasında barışmaz grupların doÄŸmasına âmil olan Abdullah İbn Sebe' bunların piridir.

Bu sinsi düÅŸman grupların gayretiyle îslâm'a yabancı olan baza ÅŸeyler zamanla müslümanlar arasında yayıldı ve bunlardan tefsir­lere girme fırsatı bulanlar bile oldu.

İslâmiyet daha Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hayatında- geniÅŸ bir sahaya yayılmıştı, ilk dört halîfe devrinde ise Arap yarımadası dı­ÅŸÄ±ndaki bir çok ülke fethedildi ve müslümanlar muhtelif din ve ina­nışlara mensup kavimlerle karıştılar. Bunlarla bir arada yaÅŸama mecburiyyeti yeni mes'eleler doÄŸurdu. Devamlı ittisal, tabiatiyle bu kavimlere ait bazı görüÅŸ ve fikirlerin müslümanlar arasında ya­yılmasına vesile oldu. Bu yayılmada, bilhassa kendi dinlerini terke-dip İslâm'a girenlerin rolü çok büyüktür. Bunlar islâm akaidini ka­bul etmekle beraber, eski inanç ve fikirlerinden tamamiyle tecerrüd edemiyorlardı. Bu sebeple islâm'ı kabul eden kimseler, herhangi bir kasıtları olmaksızın eski dînî alışkanlıklarım ve bir takım hurafele­ri yeni girdikleri dîne ve bunun mensuplarına aktarıyorlardı.

Bunlar dışında -biraz önce bahis konusu ettiÄŸimiz yahûdîler-den ayrı olarak- sayıları az da olsa bazı kimseler İslâm'a girmekle beraber içlerinde daha baÅŸka gayeler besliyorlardı: Ya elde ede­cekleri rütbeleri veya sahip olacakları bol serveti düÅŸünüyorlar, ya­hut da kendi dinlerine son veren Islâmiyyeti ve müslümanları içten vurma çâreleri arıyorlardı. Bu gaye ile düÅŸmanlıklarını içlerinde giz­leyerek ve müslüman görünerek, müslümanlara tesir etmeÄŸe, hîle ve desîselerle İslâm'ı yıkmaya çalıştılar. Bunlar tarafından getirilen az da olsa bir takım görüÅŸ ve fikirler, zamanla müslümanlar arasında yayıldı ve tefsirlere girme fırsatı buldu.

Burada, yahûdîler bagta olmak üzere hıristiyanlarm ve diÄŸer din mensuplarının ortaya attıkları çeÅŸitli fikirlerle bazı kelâm mez­heplerine tesir ettiklerini, bir ölçüde onların doÄŸmasına, geliÅŸip kuvvetlenmesine vesile olduklarını, onlan fikren beslediklerini ve böylece de yabancı olan fikirlerin İslâm'a girdiÄŸini hatırlayalım.

Hicret'ten sonra Medine'de ve diÄŸer îslâmî mıntıkalarda müs­lümanlar Ehl-i Kitâb olarak adlandırılan yahûdî ve hıristiyanlarla geniÅŸ çapta temasa geldiler. Hz. Peygamberin risâletine kadar men­sup oldukları din ve mukaddes kitaplarıyla maÄŸrur olan bu gayr-i müslimler, ümmî olan ve o zamana kadar kendileri gibi §erefli men­kıbe ve geçmiÅŸe sahip olmayan araplar üzerinde büyük bir otorite kurdular. Ticarete ve mühim bazı sınâ'î kollara da hakim olan bu zümreler araplan hudutsuz bir aÅŸağılık duygusuna ittiler.

Önemine binâen Medine yahûdîlerinden bir iki cümle ile söz et­mek yerinde olur: Zekî ve çalışkan olan Medine yahûdîleri buraya ilk geliÅŸlerinden itibaren bütün ÅŸehirde çabucak iktisadî hayata ha­kim oldular. Bütün dünyada küçük gruplar halinde yaÅŸayan bu kav­min kendi aralarında yardırmaması ticarette muvaffak olmalarına yardım etti. ZenginleÅŸtiler, borç para verdiler, faizcilik yaptılar ve yavaÅŸ yavaÅŸ baÅŸkalarının mülklerini de ele geçirdiler. Araplar üze­rinde tam bir hakimiyyet kurdular.

Hz. Peygamber Medine'ye intikal ettikten sonra Tevrat'a ina­nanlarla yeni îmanın sahipleri olan müslümanlar sıkı bir iÅŸbirliÄŸine girdiler. Bir ÅŸehirde yaÅŸayan iki ayrı din erbabı ne gibi kaynaÅŸma içine girerlerse durum öyle oldu. Münâsebetler dînî ve siyâsî açıdan bazan dostâne, bazan da hasmâne bir hava içinde geliÅŸti. Hz. Pey­gamber onlara en yüksek insanî muameleyi gösterdi. Hz. Peygam­berin sâdık arkadaÅŸları sahabenin, O'nu taklîd etmeleri ise tabî'î idi. Nazil olan Kur'ân âyetleri çeÅŸitli vesilelerle onlara okundu, anlatıl­dı. Kur'ân, Tevrat ve İncil'in bazı olayların özünde müÅŸtereklik ar-zetmeleri sebebiyle karşılıklı dînî kültür ahÅŸ-veriÅŸi baÅŸladı. Malûm olduÄŸu üzere Kur'ân-ı Kerîm, müteaddit âyetlerinde Tevrat ve In-cîl gibi kitapların tebdil ve tahrif edildiÄŸini açıkça bildirir. Bu se­bepten Ötürü mü'minlerin -doÄŸruluÄŸu Kur'ân veya hadîsçe tasdik edilmediÄŸi müddetçe- onların dînî kültürüne asla ihtiyaçları yok­tur. Dînî konularda saplan olan bu iki cemaatin müslümanları doÄŸ­ruya ulaÅŸtırmaları hiç bir halde söz konusu olamaz. Bu sebeple Hz. Peygamber, Ehl-i Kitâb'a bir §ey sorulmamasını; onlarca anlatılan­larında tâsdîk veya tekzibini men etmiÅŸtir. Sahabenin aynı konuyla ilgili dikkate ÅŸayan beyanları olmuÅŸtur.

Buna raÄŸmen, yukarıda bahis konusu ettiÄŸimiz hasım grupla­rın gayret ve çalışmalarından ayrı olarak -mühtedî olsun veya ol­masınlar- Ehl-i Kitâb'ca anlatılanlar yavaÅŸ yavaÅŸ müslümanlar arasında yayıldı, dilden dile dolaşır oldu. Kur'ân'in yaratılış peygam­berler ve geçmiÅŸ milletlerle ilgili mücmel hususlarım tefsir etmek için bîr gayret baÅŸladı. Kur'ân'm kısaca -belki bir âyet veya bir cümle ve hatta îmaen- temas ettiÄŸi hususlar, Tevrat ve încîl'de bulunan veya bunlara inanan çevrelerde ÅŸifahî olarak yaÅŸayan mu­fassal bilgiler ve hurafelerle aydınlatılmaya çalışıldı.

Bu arada, kassasların (cami ve benzeri yerlerde halka hikâye anlatan kiÅŸiler) oynadığı rol de küçümsenemez:    Kur'ân müfessiri olarak ortaya çıkan bu kiÅŸiler -nereden olursa, olsun- buldukları malûmata hayalhanelerinden çok ÅŸeyler ilâve ettiler. Kur'ân'ın be­yânları ve hadîslerle yetinmediler. Küçük çapta da olsa sahabe asrın da îsrâîliyyat muhtelif yollarla İslâmî çevrelere girdi. Bu rivayetler tabi'îler devrinde daha da arttı. Tebe'u't-tabi'în zamanında en geniÅŸ hudutlarına ulaÅŸtı. Kur'ân'ın mücmellerini, kısa ve kapalı yerlerini vuzuha kavuÅŸturmak iÄŸin daha evvel baÅŸlayan hırslı gayret hare­ketlendi ve Ehl-i Kitâb'dan geniÅŸ çapta nakiller yapıldı. Halkın îs-râîlî kıssalara tepki göstermemesi, her söylenenin doÄŸru farzedilmesi ve hattâ teÅŸvîk görmesi bu iÅŸi kamçıladı.

Şu an müşteri yorumu bulunmamakta.

Sadece kayıtlı üyeler yprum gönderebilir.